30 Mart 2009 Pazartesi

Your mom must be proud!

Sarkastik bir yaklaşımla böyle denir, büyük düşündüğünü, büyük iş başardığını sanan insanlara.

Bu sabah, yatağında uyuyan kardeşimi gidip öpmeme ve içten içe onunla gurur duyduğumu söylememe sebebiyet veren bir yaklaşıma şahit olduğumdan bunu yazıyorum.
Henüz yeni 18 yaşına basmış kardeşimin, arkadaş çevresinin büyük çoğunluğunun apolitik olmasına rağmen ülke ve dünya siyasetine karşı duyarsız olmadan, en temel vatandaşlık haklarından olan oy kullanma görevini ilk kez sandık başına giderek yerine getirdi.

Bu nosyonu alamayıp bununla övünen çocuklara da "your mom must be proud" diyorum. İçimden.

İşin en kötü yanı, bu gençlerin kendilerini demokraside söz sahibi bir birey olarak görmemeleri.
Sandığa gidilip inandığı ama azınlıkta olacak partiye verene saygı duyarım. Yine sandığa gidip, boş atanı dahi kabul edebilirim. Ancak, sandığa bile gitmemek...
İnsan, kendini bile ciddiye almıyorsa, etrafından nasıl saygı bekleyebilir?

Kaçış yolları ise "kendilerine yakın bir aday" bulamamaları.

Bütün bunlar, 80 sonrasında gerçekleştirilen apolitikleştirme çabalarının meyveleri aslında. Hem de, beklenenden çok daha başarılı bir şekilde, zira bu çocuklar bunları söylerken utanç dahi duymuyor, göğüslerini kabarta kabarta kendilerini belli ediyorlar.

Konuşacak bir şey yok ama söylenecek çok söz var.
İçimden "bu çocuklar adam olacak, evlenip barklanacak, çocuk yetiştirecek" diyorum...
Tahayyül dahi edemiyorum.

11 Mart 2009 Çarşamba

Aşk 2.0

Kadın, arabaya biner binmez "Sakın bana dokunmaya kalkma!" dedi. Adam, onun elinin sıcaklığını hissedebilmek için ölüyordu oysa ki...

-------------------------

Kişilerarası iletişim şeklimiz çok değişti.
Modern zamanlarda aşk gerçektekten de uçup gitti.

Haydi, size yukarıdaki adamla kadının hikayesini anlatayım.

Üniversite boyunca 5 sene aynı bölümde okudular. Birbirlerini değil tanımak, görmediler bile.
Çünkü ayrı dünyalardaydılar; çocuk bir hedonist, kız ise idealist'ti.

ICQ'nun olduğu günlerde ellerine tanışma fırsatı geçmişti, çünkü bir forumda başlayan mesajlaşma, onları ICQ'da bire bir sohbete yöneltmişti.
Aynı bölümde olup farklı dersleri almalarından ötürü merhabalaşamadılar.
Sonra ICQ devri kapandı, onlar da birbirlerini -fiziksel anlamda yakın olmalarına rağmen- unuttu gitti, bir çok sanal arkadaşlıkta olduğu gibi...

Uzun zaman geçti, şans bu ya, üniversite son sınıfta, ortak bir proje esnasında tanıdılar birbirlerini.

Bu zaman zarfında çocuk, genç bir adam olmuş, ayakları yere basmaya başlamış vaziyette, hayatının kontrolünü eline almaya hazırdı.
İşine gücüne bağlı, yaptığı işi çok iyi beceren ve duyguları sürekli kontrollü olan bu genç adam, idealist kızın başını döndürdü.
Daha önce hiç bir erkek ona ilgi göstermemezlik etmemişti çünkü.
Kız ona sonradan, "Hiç kimse bana, sana karşı hissettiklerimi hissettiremedi, başımın bu denli döneceğini hayal bile edemezdim" diyecekti ona.

Önce birbirlerinin telefonlarını aldılar. Malum, öğrencilik zamanının kısıtlı bütçesiyle kısa kısa konuşmalar ve bol bol bedava SMS'lerle bir süre flört ettiler.
Artık MSN Messenger'da birbirlerini eklemenin vakti çoktan gelmiş de geçiyordu...

Kız, o zamana kadar bu gizemli genç adamı yalnızca yakışıklı ve heyecan verici bulurken, onunla geceler boyu sanal ortamda yaptığı sohbetlerle onun hayatının dışa vurmadığı kesimleri de keşfetti.

Bir süre sonra bu duyguların hepsi, aşk oldu.

Dolu dolu, büyükçe yaşadılar aşkı. Ne yaşadıkları onlara kalsın...

Uzun bir süreden sonra bu modern aşk hikayesi nedensiz sebeplerle, gereksiz dolduruşlarla solmaya başladı.
Beklenen oldu ve araları bozuldu.
Ne olduysa da oradan sonra oldu.


Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen, elleri birbirinden ayrılmayan, gözlerinden ışıklar saçan, aynı yastıkta uyuyan, yüzlerinden gülücük eksik olmayan o adam ve kadın, birbirleriyle sağlıklı iletişim kuramaz hale gelmişlerdi. Ancak, ayrılamıyorlardı da.

Erkek kabul ediyordu. İnce bir insan değildi, ama durumu düzeltmek amacıyla bir cevap aradıkça, kadın ondan uzak durdu. Erkeğin farkında olduğu şey, gururu bir kenara bırakıp sevgisini geri kazanmak istediğiydi, ve bunun için çabaladı da.
Kadın, -üzüntüden kontrolünü yitirmiş olsa gerek- sürekli geri çevirdi onu.
Sonunda, erkek pes etti.

Erkeğin sessizliğinin üzerinden 1 hafta geçmişti. Artık ondan ne ses vardı ne seda. Halbuki daha önce hiç 24 saatten fazla birbirlerinden haber almadıkları olmamıştı.
Bu süre çok uzun geldi. Kadın kontrolü iyice yitirdi ve Facebook üzerinden anlamsız kıskandırma çabalarına girdi erkeği.
Yeni resimler yüklüyor, resimlerinin altına yorumlar alıyor, erkeğin hoşlanmadığı metaların her birini kullanarak onu kıskandırmaya, ondan bir tepki almaya çalışıyordu.

İstediği tepkiyi aldı. Erkek bu psikolojik baskıya daha fazla dayanamadı, ondan haber almamak pahasına, canı acımasına rağmen onu Facebook'tan engelledi, MSN Messenger'dan engelleyip sildi.
Artık görüşmüyorlar.

Geri kalan kısmı erkek perspektifinden biliyorum. Anlatayım...

O adam, aşık olduğu kadının bu davranışlarını hiç anlayamadı.
Kendi vakur duruşunu koruduğu için kendisiyle gurur duyuyordu, ama bir yandan da kederliydi.
"2.0 işte... Böyle oluyor bu zamanda demek ki..." deyip geçiştirmeye çalıştı.
Çünkü kafasını bu konu üzerinde daha fazla yorarsa, akli dengesini yitirmeye başladığının farkına vardı. O yüzden silmişti onu zaten.

Sordular, "Karşına alıp konuşmayı denedin mi?" diye.
2.0'da konuşmanın değeri olmadığını nasıl anlatabilirdi etrafındakilere?
Cevabı "Söylenecek çok şey var, ama konuşacak hiç bir şey yok" oldu.

O, çoktan kabullenmişti 2.0 kurallarını.
Birbirlerinin seslerini duymadan, duygularını hissetmeden, Facebook üzerinden oynadı taraflardan birisi son kozlarını. Birbirlerine bir nefesten daha yakın olan bu çift, imalı status mesajlarıyla, yeni fotoğraflarla, yorumlarla toparlamaya çalıştılar bu ilişkiyi.

Belki de ihtiyaçları olan tek şey, sıcacık bir dokunuş, bir öpücük, ya da uzun zamandır ihtiyaçları olan, başbaşa kalabilecekleri uzunca bir yalnızlıktı...

-------------------------

"...eğer elimi tutmaya kalkarsan arabadan inerim!" diyerek, gereksiz bir açıklama yaptı tekrar kadın. Halbuki, ilk cümlenin ağırlığı altında erkek zaten ezilmişti.

İnsan böylesi bir öfkeye karşı ne yapabilir?


Benim notum: Hayat taşıması ağır bir yük, ama bu yükü taşımak bu denli zor olmamalı. Onu gözümüzde büyüten biziz.
Elimizdekileri kaybeden de...

5 Mart 2009 Perşembe

5 dakikada Beşiktaş, 63 dakikada Avcılar!?!






İstanbul tarfiği ile herkesi bunalttı.
Allahtan "Saraylı Muhallebici" seçimlere 25 gün kala İstanbul'un bir ucunu, öteki ucuna bağladı da rahatladık!?


Aslında metrobüs yoluna astığı "Metrobüs açılışına ....gün kaldı" pankartlarını bıkıp usanmadan her gün yanileyen belediyeyi kutlamak lazım. (Önceleri "mavi branda üzerine neden beyaz sticker yapıştırıyor?" demiştim. Fakat sonradan belki de her gün değiştirdiğine dikkat çekmek istiyor dedim.:))


Açılışla birlikte duraklarda ve İstanbul'un çeşitli yerlerindeki billboard ve raketlerde metrobüs iletişimi yapılıyor. Sloganımız:

"Söğütlüçeşme-Avcılar arası 63 dakika"


Şimdi insan ister istemez düşünüyor, 63 dakika kimin algısını olumlu etkiler? Hangi vatandaş "Vay be demek sadece 63 dakika! İnsan gezmek için bile gider gelir yani" der?


Elbette eviniz Avcılar'da işiniz Kadıköy'de ise metrobüs işinizi oldukça kolaylaştıracaktır. Fakat insanların ilgisini çekip "vay be" dedirtecek vaadin "63 dakika" olmasını aklım almıyor.


Rakamlarla haber yapmak ve rakamlara PR değeri yüklemek oldukça kullanılan bir yöntem.
Fakat zaten çoğu zaman rakamlar insanlara bir şey ifade etmez. Bir kıstas bir , bir kıyas gerekir.

Ergenekon iddianamesi 2544 sayfa dersem uzun olduğunu çoğu insan anlar.
Ama iddianameyi, ortalama bir Türk vatandaşının ara vermeden 68 saatte, yani neredeyse 3 günde okuyabilir dersem farklı bir etki yaratırım.

Amerikalılar'ın %7'si hâlâ Elvis'in yaşadığına inanıyor dersem muhtemelen şaşırırsınız. Ama Amerika'da 22 milyonun üzerinde insan Elvis'in yaşadığına inanıyor dersem algı farklı olur.
Hatta muhtemelen siz de kafanızda kıyas yapar, belki de tüm İstanbul, bayramda Elvis'in elini öpmeye gittiğimizi düşünür, "yok artık" dersiniz:)

Sonuçta yapılan haberlere bakarsanız belediye sözünü tutmuş, yolculuk gerçekten 63 dakika sürmüş. Fakat deneme için aynı anda araçlarını da Avcılar'a yollayan muhabirler, kendilerinin olay mahaline "biraz" geç intikal ettiklerini görmüşler.

Olsun yine de metrobüs boş kalacak değil.

Ama doğru iletişim yapıp daha hızlı, güvenilir bir imaj yaratamazlar mıydı?
Sonuçta algı önemlidir, hatta herşeydir.
Şimdi ben size büyükşehir çalışıyor desem algı başka, İstanbul'un %45.3'ü çalıştığını düşünüyor desem başka, 1.918.686 kişi böyle düşünüyor desem bambaşka:)

18 Şubat 2009 Çarşamba

Barbar ağabey

Dün arabasının aynasına çarptığım, 3 saniye sonra hemen arabayı stop ettirip, inip, geçmiş olsun demek - özür dilemek için yanına yaklaşmak istediğim, ancak ben daha inmeye fırsat bulamadan bana saldırmak amacıyla arabamı yumruklamaya, kapısını zorlamaya ve camını kırmaya çalışan sayın barbar ağabeyime;

İyi ki kötü bir günümdeydim ve ağır davranıp arabamdan dışarı çıkma hatasında bulunmadım, yoksa birbirimizi hırpalayabilir, karakolluk olabilirdik. Bana bu sağduyulu yaklaşımımdan ötürü teşekkür etmelisin.

Ancak, sana kırgınım. Tek duyduğum şey "Çık dışarı it!" diye bağırışların. Halbuki arabamı yumruklamayı bırakıp beni bir dinleseydin;
-Sana solumdan gelen aracın beni sıkıştırdığını, onunla çarpışmamak için direksiyonu kırdığımı,
-Arabanın aynasıyla aslında alıp veremediğim hiç bir şey olmadığını,
-Arabanda oluşan hasarı karşılamak istediğimi,
-Senin zannettiğin üzere "it" olmadığımı, eğitim ve kültür seviyemi,
-Hatta "olur böyle şeyler yahu, iyi adammışsın" kıvamına geldikten sonra sana yaşadığım kötü günden dahi bahsedebilirdim.

Sen ne yaptın? 3 kuruşluk ayna için barbar gibi saldırmaya kalktın.
Kaybettin arkadaşlığımı.

16 Şubat 2009 Pazartesi

Bir astsubay'dan öğrendim...

Askerdeyim. Ani Müdahale Mangası çavuşuyum ve astsubay'ın biri ile birlikte nöbetteyiz...

Gün uzun, sohbet konusu ilişkiler...
Bana 81 doğumlu, evli ve 2 yaşında bir çocuğu olduğunu söylüyor...

"Ne cesaret" diyorum, "para yok, pul yok, henüz çocuksunuz ve evlenip bir de çocuk yaptınız, öyle mi?".
"Neden böyle düşünüyorsun?" diye sordu.
"Varlık olmadan evliliğin yürüyeceğine inanmıyorum" dedim.

Bana hayatım boyunca unutamayacağım bir cevap verdi;
"Biz herşeyi birlikte yaptık. Evimize eşya alabilmek için birlikte biriktirdik, birlikte harcadık. Biz ilişkimizi nereden nereye getirdiğimizi bu şekilde görebiliyor, kıymetini çok iyi biliyoruz. Hazır şeyler her zaman cezbeder, ama bazı şeyleri birlikte yapmanın değeri bambaşkadır..."


Biz erkeklerin en büyük saplantılarından biri de, bir gelecek hayal ettiğimiz kadını refah içinde yaşatmaktır.
Refah anlayışımız
ise ağırlıklı olarak finansal verilerle tanımlanmıştır.


Bazen, bazı şanslı erkeklerin karşısına öyle kadınlar çıkar ki, başından itibaren birlikte büyümeye, gelişmeye, kalkınmaya, yorulmaya, elini taşın altına sokmaya çoktan razıdırlar; ve yine bazen, o şanslı erkekler bunu göremeyecek kadar içindelerdir saplantılarının.

"Kaliteli Hayat" hedefim için, tembelin biriyken, değişmek için plan yaptım ve bugünlere geldim.
"Mutlu Hayat", "Kaliteli Hayat"tan çok daha fazla istediğim bir bileşen.
Bunu formülize ettim ve şimdi ne gerektirdiğini çok daha net görüyorum. Uygulamak için şansım olursa da, mutluluk adına bunu başarmaya çalışacağım.

O gün bu konuşmayı yaptığım astsubay'dan duyduğum, fakat unutup bugünlerde hatırladığım bu sözleri artık çok daha anlamlı buluyorum...

3 Ağustos 2008 Pazar

Osman Sınav hazretlerinin yeni bombası; Doludizgin Yıllar !

5 para etmeyen, ve fakat ortalama Türk insanının beklentilerini rahatlıkla karşılayabilen dizilerin yönetmeni Osman Sınav hazretleri yeni bir dizi daha çekmiş, adı da Doludizgin Yıllar!


Fragmanında yakışıklı (!) baş aktörümüz caddede motorsikletiyle çılgın (!) makaslara giriyor, trafikteki araba sürücülerini çıldırtıyor ve bundan büyük keyif duyuyor. Üstelik, bütün bunları kafada bir kaskı bile olmadan yapıyor.

Şimdi, ben şöyle bir soru sorsam;

Sevgili yapımcılar, senaristler, yönetmenler...


Kamuoyunda zaten "motorsiklet kullananlar serseri it kopuklardır" algısı varken ve trafikte birsürü cahil şoförle boğuşurken, bir de niye bu algıyı böyle 5 para etmez prodüksiyonlarla kuvvetlendirmeye çalışıyorsunuz?


Gerçi Kurtlar Vadisi gibi bir illeti yurduma sokan arkadaş zaten bir hainden farksızdır, bu soru onun yanında çok masum ve çok anlamsız kaldı...

Artık günümüz gelse de, çıtayı biraz daha yükseltsek... Bir 24, Heroes, Dexter tadında prodüksiyonlara imza atacak kaliteli senaristler, yönetmenler, oyuncular görsek...
Çok şey istiyorum, değil mi?

Alteregomun notu:
Fragmanda gördüğüm kadarıyla, herhalde dizinin devamında baba parası yiyen arkadaşı, babası, ehlilleştirilsin diye bir çiftliğe gönderecek ve arkadaş, orada ata binmeyi öğrenip hayatını o şekilde dolu dizgin yaşayacak.
Uyanın ya, onlarca beygirden inip tek beygire binmek mi bir motorcuyu sakinleştirecek?
Haha!

12 Haziran 2008 Perşembe

Hemen! Şimdi!

Kendi kendime söylediğim en motive edici sözler bunlar.

Hemen! Şimdi!

Birşeylere hazır olduğum, olduğumu sandığım, hatta olmadığım zamanlarda bile beni fişekliyor. Bugüne kadar bir zararını görmedim. Hatta faydalı oldu.

Sadece iş-güç için değil, hayatta çekindiğiniz bir adımı -nihayet- atmanıza da yardımcı olabilir, vücudunuzun adrenalin salgılamasına da...

İtelediğiniz, yapmak istemediğiniz ya da yapmaktan çekindiğiniz şeyler mi var?
Bir deneyin hadi.
Ama hemen! Şimdi!

20 Mayıs 2008 Salı

Kendi krizini kendin yarat

Hayatım boyunca böyle bir krize sebep olabilecek miyim acaba... Uğraşsam beceremem herhalde!

11 Mayıs 2008 Pazar

Kişiliksizleştirilenlerden misiniz?

Enteresan zamanlarda yaşıyoruz.

1900'lü yılların ilk çeyreğinde büyük acılar çeken nesilerin bıraktığı mirası bu nesil, cehaletle tüketti.

Yeni sosyal güvenlik yasası, 3 çocuk yapın emri, hatta saatlerin bir saat ileri alınıp bir daha geri alınmayacak olması dahi, Türkiye'yi "ucuz işgücü merkezi" haline getirmenin sessiz adımları.


Ortalama olan ve gittikçe yükselen bir alım gücüne sahip bir birey olduğumdan, bir yandan kızıp "bana ne" diyorum "cezalarını çekerler", bir yandan daha doğmamış, günahsız bebekler için üzülüyorum, çünkü bu değişimin esas acısını belki de ömür boyu karın tokluğuna çalışıp hiçbir şeye sahip olamayacak olan çocuklar çekecek.

En çok üzüldüğüm şey ise, etrafa baktığımda gördüğüm, günden güne sayıları artarak kişiliksizleştirilen kadınlar. Ufak tefek saplantıların peşinde koşup, (zaten çoktan erkek-egemen olan) toplumun içerisinde bilinçli bir şekilde sonuncu sınıf insan seviyesine itilen ve bunun farkına dahi varamayanlardan bahsediyorum.

Kadınlarımızın, herşeyden önce zihinlerindeki bağlardan kurtulmaları dileğiyle...

27 Nisan 2008 Pazar

Kadınlar ne ister?

Ne çok derdimiz varmış kur yapmakla, etkileyici olmakla, karşı cinsle etkileşimle... Bu tip haberlerin ardı arkası bir türlü gelmedi.

Bir de altına yazılan yorumlar çok komik. Herşeyi çözmüş tipler "para olsun yeter" diyorlar.


Bu tip yorumlar yazan insanların fotoğraflarını ve ilgi alanlarını da görebilsek keşke. Böylece daha sağlıklı çıkarımlar yapabiliriz. Kim, neyi ne kadar aşmış, hep birlikte görür, "bir tek parası eksikmiş garibanın" deriz hep birlikte.

Birileri bu insancıklara öncelikle ve derhal kadınlara "insan" gözüyle bakmasını öğretmeli.

Ulusça, kadınlara karşı yaklaşımımızın değişeceği güneşli günleri görebilmeyi diliyorum...

10 Şubat 2008 Pazar

Merak


Teletubbies ormanını (gezegenini, her neyse!) elimde keskin bir nesneyle (kılıç olur, balta olur, her neyse!) basıp şu iğrenç yaratıkları kovalamak isteyen tek kişi ben miyim merak ediyorum...

6 Şubat 2008 Çarşamba

Alkışlar Gani Müjde'ye

Türban protestolarında depremi ima ederek "7.4 yetmedi mi?" pankartı taşıyan türbanlı kıza Gani Müjde'nin cevabı. Yoruma gerek bile bırakmamış, kalemine sağlık Gani Müjde...

"7,4 Yetmedi mi?

Bir hafta önce türban protestoların sırasında "7.4 yetmedi mi?" pankartını açan sevgili kardeşime seslenmek istiyorum bugün...
20 bin insanın acısı ve cenazesi üzerine politika yapmaya kalkan "o güzel insana" bir çift sorum var.
Ey mantosu uzun,aklı kısa kardeşim benim. 7.0 yetmedi mi?
Senin okuduğun gazeteler yazdı mı bilmiyorum ama Amerika'nın, hani o gavur ve Hıristiyan Amerika Birleşik Devletleri'nin, hani o Siyonistlerle iş birliği yaptığı için her yerde bayrağını yaktınız ABD'nin Los Angeles şehrinde 7.0 büyüklüğünde bir deprem oldu bacım...
Neredeyse bizimkine yakın bir deprem.
Bizde aynı şiddetteki bir deprem 20 bin kişi ölüp 20 bin kişi sakat kalırken, gavur, Hıristiyan ve Siyonist dostu Amerika'da sadece 2 kişi yaralandı güzel ablam.
Şimdi türbanlı başını ellerinin arasına alıp düşünüyor musun acaba?
Sakarya gibi muhafazakar bir bölgede Allah binlerce Muslümanı öldürerek cezalandırıyorsa eğer, Hıristiyanlara ve Siyonist dostlarına niye kıyak geçiyor?
Seks shoplarıyla, porno filmleriyle tüm dünyaya "seks","uyuşturucu" ve "günah" ihraç eden bu ülkenin Allah katında ayrıcalığı ne olabilir ki güzel annem?
Oysa adım gibi eminim Sakarya'da, Gölcük'te hayatlarını kaybedenlerin çoğu ölmeselerdi eğer sabah ezanı ile birlikte camilerin yolunu tutacaklardı. Üç aylarda oruç tutacak, Ramazan'da devrilmeyen minarelerin ışıklarıyla birlikte senin ağzına adı bile yakışmayan Allah'ın adı ile birlikte oruçlarını açacaklardı.
E nooldu şimdi? 7.0 yetmedi mi güzel ninem?

Eğer her coğrafya olayını, her doğal afeti bilimin ve aklın süzgecinden geçirmeden böyle yorumlarsan bu ülkenin yarısı her deprem felaketinden sonra dinsiz olur güzel hala kızım...
Fay hattında 10 katlı binalara izin veren şapşal belediyecilik anlayısını,deniz kumundan inşaat yapan edebiyatçı müteahitleri, depreme dayanıklı konut üretme çabalarını, hırsızları, uğursuzları bir kenara bırakıp her şey ilahi kudretin intikamı olarak açıklarsan bu deprem 10 yıl sonra gene aramızdan binlerce "dinsizi" alır gider güzel amca kızım...
Beynin var mı bilmiyorum, betonların altında inleyerek can veren 20 bin insanı, kadını, çocuğu ve bebeği bir kalemde günahkar diye silip atan kuş beynini türbanın altında görmek mümkün olamıyor çünkü ama bence bu yazıyı oku ve bütün gece uyumadan düşün.
Allah'ın kullarına böyle cezalar verebileceğini hala düşünüyorsan da git Hıristiyan ol...
Çünkü senin bu mantığına göre Allah onları daha çok seviyor.
"Gavurlar" hem senden daha zengin, hem de evleri tepelerine yıkılmıyor."

Gani MÜJDE

16 Aralık 2007 Pazar

Aksiyona gel!


Harikasınız!

18 Kasım 2007 Pazar

X-Large teyze

Geçen Çarşamba akşamı işten eve dönerken yanıma oturan X-Large teyze; Koca vapurda yer mi yoktu?
Oturmaya çalıştığın koltuk zaten 2 kişilikti ve kontenjanı dolmuştu.
Tank gibi bedeninle aradaki küçücük boşluğa nasıl sığabilirsin ki? Bunu düşünmen bile abes.
Oturmaya karar vererek kucağıma çökmen ve bacaklarımı öğütmen de cabası.
Zor attım kendimi yanından, farketmişsindir. Ama umrunda mı? Sanmam.
Kocaman cüssenle kendini bırakıverdin bir anda, akşam akşam sarstın bütün bünyemi.

13 Kasım 2007 Salı

Tek seferde 3 kesik

Traş olurken genelde kendimi hiç kesmem, ancak dün dalgınlıkla öyle bir kesik attım ki, kullandığım jiletin markasını kesiğe bakarak tahmin edebilirdiniz.

"İyi ki Mach 3 yerine Fusion kullanmıyorum!" dedim içimden. 3 yerine 5 kesik te olabilirdi.

Her zaman iyi yönünden bakmak lazım, değil mi?